Akıllı İlaç Davası , SGK karşılıyor mu? Şartlar Neler?

Akıllı ilaç davası oldukça mühim bir hukuki süreç olup akıllı ilaçların kanser hastaları için hayati öneme sahip olması nedeniyle bazı durumlarda maddi imkansızlıklar nedeniyle karşılanamaması halinde tedaviye devam edilememektedir. Zira akıllı ilaç uzman doktorların kişiselleştirilmiş tıp olarak ifade ettiği genetik incelemeler sonucunda kişiden kişiye göre farklılık gösterdiği bir tedavi çeşidi olup tek bir doz bedelinin dahi 20.000 TL ila 70.000 TL arasında değişim gösterebildiği ilaç türüdür.

Kanser hastaları ve yakınları akıllı ilaçların ve immunoterapi tedavisinin karşılanması için hukuki yollara başvurmak istemektedir.

Doğrudan kanser hücrelerini hedef alan akıllı ilaçlar normal olmayan hücre işlevlerini inaktif hale getirmeye yaramaktadır. Meme kanseri, akciğer kanseri, rahim ağzı kanseri, kolon kanseri, mesane kanseri, baş ve boyun kanseri, pankreas kanseri, beyin kanseri, özafagus kanseri gibi birçok kanser hastalığında akıllı ilaçlar kullanılmaktadır.

Akıllı ilaçlar bedellerinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmadığı zannedilse de aksi yönde birçok yargısal karar bulunmaktadır. Bu konuda yargı kararlarında tam anlamda bir yeknesaklık bulunmaması mahkemelerden aynı durumda olan hastalar arasında dahi farklı kararlar çıkması ana haberlere konu olmuş  kamuoyunda büyük yankı uyandırmıştır. Yine de İlbars Hukuk Bürosu olarak kendi danışanlarımıza akıllı ilaçların SGK tarafından karşılanması amacıyla dava açmalarını önermekteyiz.

Yaygın olarak kullanılan  ve akıllı ilaç davası konusu olan akıllı ilaçlar:

  • Keytruda
  • Osimertinib
  • Tagrisso
  • Nivolumab
  • Tecentriq
  • Nicoluman
  • Trastuzumab
  • Deruxtecan
  • Opdivo
  • Osimertinib

Akıllı İlaç Davası

Akıllı ilaç bedellerinin karşılanması için açılan davalar

Yaygın kullanım bu ilaçlara akıllı ilaç davası denmesi yönündedir. Uygulamada akıllı ilaç davası süreci genelde  hasta doktorunun reçete ve ilaç kullanım raporu hazırlamasının akabinde endikasyon dışı onay için TTİCK (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu) ‘na başvurulma ve olumlu cevap ile birlikte başlamaktadır. Bu talep sonucunda gelen cevap ile birlikte SGK / Emekli Sandığı ’na başvurulmaktadır. SGK ise çok kısa bir süre içinde ilacın SUT Protokolü ’ne uygun olup olmadığına dair bir cevap vermekte.

SGK’dan gelen olumsuz cevabın ardından ise tüm belgeler ve raporlarla birlikte hastanın durumuna göre idari yargı ya da adli yargı kolunda dava açılması gerekmektedir.

Akıllı İlaç Davası  Yetkili Mahkeme

Bu davalarda yetkili mahkeme SGK Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezinin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir ve bu bölgede dava açılmalıdır.

Akıllı İlaç Davası Görevli Mahkeme

Eğer sigortalı hasta emekli sandığına tabi ise İdare Mahkemeleri ; emekli sandığına tabi değilse örneğik SSK’lı ve Bağkurlular ‘ ın akıllı ilaç davalarında İş Mahkemeleri görevlidir. Anayasa Mahkemesi ‘nin 22.12.2011 T. 2010/65 E. 2011/169 K. no’lu kararına göre ‘’… 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulunan memurlar ve diğer kamu görevlileriyle ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır.’’ şeklinde karar verilmiştir. Bu yüzden görevli mahkeme belirlenirken bahse konu kararın göz önüne alınması gerekir.

Akıllı İlaç Davası Açarken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Dava açarken dava dilekçesinde belirtilmesi gereken en önemli husus ise ‘’ilacın tedavi boyunca kesintisiz karşılanması’’ yönünde talepte bulunmaktır.

Ek olarak idari dava açarken yürütmeyi durdurma talep edilerek hüküm sonuna kadar beklenmek zorunda kalınmaz ve birkaç gün gibi çok kısa süre içinde ilacın temini gerçekleşir. Buna karşılık adli yargıda açılacak olan akıllı ilaç davalarında aynı şekilde ihtiyati tedbir talep edilmesi önerilir ve ara karar kurulması sonucu ilaç bedellerinin dava süresince ödenmesine karar verilir.

Kemoterapi alınmadan akıllı ilaca başlamak isteyenler için ise ayrık bir durum bulunuyor. Güncel olarak yargı makamları akıllı ilaç ücretinin karşılanmasını kemoterapinin denenmiş ve başarısız sonuçlanmış şartına bağlayarak bu koşulun sağlanmaması halinde davayı reddetmektedir.

Yazımızın faydalı olmasını ve tüm kanser hastalarımıza acil şifalar dileriz.

Sağlık ve Tıp Hukuku ile ilgili diğer makalelerimiz için tıklayın.

#Akıllıilaçdavası #TıpHukuku

 

Tıp Hukuku

Tıp Hukuku, Sağlık Hukuku başlığı altında kabul edilen uygulamadan kaynaklı doktorların, hemşirelerin ve diğer birçok sağlık görevlilerinin hak ve yükümlülüklerini inceleyen bir hukuk dalıdır.
Bireylerin iyileşme amacıyla başvurduğu doktorların hukuki yükümlülükleri temelde hukuk düzenine riayet edilerek hareket edilmesidir. En kutsal ve temel haklardan olan yaşam hakkı ile ilgilenen sağlık çalışanlarının yükümlülükleri bittabi sıradan insanlardan çok daha teferruatlıdır.

Tıp Hukuku esasında Ceza Hukuku, İdare Hukuku ve Tazminat Hukuku ile yakından temas halindedir.
Hekimlerin hukuki sorumlulukları dört ana başlıktan oluşmaktadır:
1. Hekimin hukuki sorumluluğu
2. Hekimin idari sorumluluğu
3. Hekimin mesleki sorumluluğu
4. Hekimin cezai sorumluluğu

1- Hekimin Hukuki Sorumluluğu – Tazminat Sorumluluğu

Sağlık personelinin hatalı olarak yaptığı tıbbi uygulama sonucu meydana gelen zararların tazmini özel hukuk nezdinde çözümlenir. Hekimin sorumlu tutulabilmesi için mutlaka kusurunun bulunması gerekmektedir. Kusur durumu ihmali ya da kasten gerçekleşebilmektedir. İhmal halinde hekimin şahsi mazeretleri göz önüne alınmaz.
Kusurlu hekimin ya da sağlık personelinin eylemlerinden ya da eylemsizliğinden zarar gören kimseler adli yargı yolunda maddi ve manevi tazminat davası açabilmektedir.
Maddi zarara dayanan tazminat kalemleri başlıca şunlardır:
• Tedavi masrafları
• İş görememezlikten kaynaklanan zararlar
• Kazanç kaybı
• Güç kaybı
• Tetkik ücretleri
• Bakıcı ücretleri
• Yol ve konaklama ücretleri
• Hastanın ölümü halinde bakmakla yükümlüğü olduğu kimselere karşı destekten yoksun kalma tazminatı
Manevi zarar ise hatalı tıbbi müdahale sonucu zarar görenin ya da hastanın ölümü halinde zarar gören yakınlarının duyduğu acı elem ızdırap sebebiyle manevi değerlerinde meydana gelen eksilmeyi gidermeyi amaçlayan tazminat istemine konu olan zarar türüdür.

2- Hekimin İdari Sorumluluğu

Kamu çalışanı olan sağlık personelleri kamu hizmeti vermektedir. Kamu hizmetinin ifa edilmesinde gecikme, işlememe veya kötü işleme durumu ortaya çıkarsa idare, meydana gelen zararlardan sorumlu tutulur. Bu zararlar için idari yargı yolunda tam yargı davası açılabilir. Önemle belirtmek gerekir ki sağlık personelinin kişisel kusuru bulunuyorsa idarenin sorumlu olduğundan söz edilemez. Bu tür durumlarda yalnız kamu çalışanının özel tazminat yükümlülüğü ortaya çıkar.
Kamu hastanelerinde hatalı tıbbi müdahaleye uğrayan tazminat başvurucularının uğradıkları zararlarda idarenin kusurlu olduğu yönünde bir karine bulunmaktadır. Haricen Danıştay kararlarında çokça görüleceği üzere kusur karinesine değil de kusursuz sorumluluk halinin daha çok uygulandığı görülür.
Kamuda görev yapan sağlık çalışanın aleni ve belirgin bir kusur olması halinde idarenin bu personele karşı rücuda bulunma hakkı doğar . Bu hak Anayasa’da ve özel kanunlarda düzenlemiştir ve idare ödemiş olduğu tazminatı, zarara sebebiyet veren sağlık görevlisinden isteyebilir.
Özel hastanelere başvurarak hatalı tıbbi uygulamaya maruz kalan kimseler için bu tazminat türüne başvurmak mümkün değildir.

3- Hekimin Mesleki Sorumluluğu

Görevini ifa etmeye başlamadan önce Hipokrat Yemini ederek etik ilkere bağlı kalacağına dair yemin eden doktorların mesleki etik sorumluluğu bulunmaktadır. Tıbbı etik, tıp uygulamasına dair hususları inceler.
Hekimin Mesleki Yükümlülükleri genel olarak şunlardır:
• Hekimin Özen Yükümlülüğü
• Hekimin Kişisel Edim Yükümlülüğü
• Muayene Etme Yükümlülüğü
• Öykü Alma Yükümlülüğü
• Teşhis ve Tedavi Yükümlülüğü
• Tıbbi Teknik Kullanma Yükümlülüğü
• Kayıt Tutma Yükümlülüğü
• Sır Saklama Yükümlülüğü
Yargıtay bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinde objektif bir özen doktorla aynı düzeyde bulunan ortalama bir doktorun davranışları esas alınır.

4- Hekimin Cezai Sorumluluğu – Tıp Ceza Hukuku

Hekimler görevini yerine getirirken hatalı uygulamaların yol açtığı kasıtlı ya da taksirli davranışlardan ceza hukuku anlamında sorumlu olur.  Ancak kamu görevlisi sıfatı taşıyan sağlık personeli hakkında soruşturma yapılması için 4483 sayılı Kanun gereği izin verilmesi şartı bulunmaktadır.
Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olup olmadığının tespit edilmesinde şu kontrol listesi göz önüne alınır
1) Tıbbi müdahale mevcudiyeti
2) Müdahelede bulunanın yetkiye sahip olması
3) Hastanın ya da ilgili kişinin rızası
4) Dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun şekilde müdahelede bulunulması

Doktorların cezai sorumlulukları gündeme geldiğinde faili olabilecekleri bazı suçlar şunlardır:
• Kasten öldürme ve yaralama (TCK 81 ve TCK 86)
• Taksirle öldürme ve yaralama ( TCK 85 ve TCK 89)
• Rüşvet (TCK 252)
• İrtikap (TCK 250)
• Güveni kötüye kullanma (TCK 155)
• Evrakta sahtecilik (TCK 204)
• Kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme yayma (TCK 136)
• Organ ve doku ticareti (TCK 91)
• Çocuk düşürtme (TCK 99)
• İnsan üzerinde deney (TCK 90)
• Yetkisiz hekimlik (1219 Sayılı Kanun m.25)
• Genital Muayene ( TCK 287)
• Çocuğun soybağını değiştirme ( TCK 231)
• Kamu görevlisinin ticareti (TCK 259)
• Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma (TCK 109)

Tıp hukuku ile ilgili diğer makalelerimiz için tıp hukuku kategorimizi inceleyin.

Limited Şirket ve Anonim Şirket Farkları Ticaret Hukuku Avukat İlbars

ankara şirketler hukuku avukatı

Limited Şirket Nedir?

Asgari 10.000 TL sermaye en az 1 ve en fazla 50 ortakla kurulabilen şirket türüne limited denir. Faaliyet konusu, şirket isminde açıkça belirtilir. Halka açılması söz konusu değildir ve şirketin borçlarından sermaye payı sahibi olan herkes, pay oranına göre sorumludur.

Zorunlu organları:

  1. Genel Kurul
  2. Müdürler

 

Limited Şirketlerin Avantajları Nelerdir?

En önemli avantajı, kuruluş için gerekli olan sermayenin düşük olmasıdır(10.000 TL). Bunun dışında öne çıkan avantajlar şöyle sıralanabilir:

  • Genel kurul toplantısına bakanlık temsilcisinin katılmasına gerek yoktur.
  • En az iki yıl elde tutulan şirket payının satışında Katma Değer Vergisi ödemez.
  • Avukat bulundurma zorunluluğu yoktur.
  • Anonim şirkete göre daha sade bir yapısı olması nedeniyle kuruluş, defter tasdik ve tescil & sicil işlemlerinde harç ve ödemelerde maliyet avantajının olmasıdır.
  • Asgari sermayesi anonim şirkete göre daha azdır.

 

Limited Şirketlerin Dezavantajları Nelerdir?

Limited şirketlerin en büyük dezavantajı, halka açılma imkanının olmamasıdır. Bu nedenle de tahvil çıkaramazlar. Bunun dışında dezavantajlar şöyle sıralanır.

  • Ortak sayısı 50 ile sınırlıdır.
  • Şirketten tahsil edilemeyen kamu borçlarında ortaklar, sermaye payları oranında sorumlu tutulur.
  • Satış işleminde kanunla belirlenen Gelir Vergisi hükümlerine tabidir.
  • Ortaklar şirketin özel borçlarından sadece taahhüt ettikleri sermaye kadar sorumludur. Bunun yanında, ortaklar, şirketin kamu borçlarından (Vergi, SGK prim borcu vb.) sermaye hisseleri oranında sorumlu olurlar. Dolayısıyla şirketteki bütün pay sahipleri şirketin kamu borcundan dolayı doğrudan doğruya bütün mal varlıkları ile sorumlu olmaktadır
  • Yönetim faaliyetleri müdürler tarafından yürütülmektedir. Şirket sözleşmesi ile şirketin yönetimi ve temsili, müdür sıfatını taşıyan bir veya birden fazla ortağa veya tüm ortaklara ya da üçüncü kişilere verilebilecektir. Fakat en az bir ortakta, şirketin yönetim ve temsil yetkisinin bulunması gerekmektedir.Kanuni Temsil ve yönetim sorumluluğunun zorunlu olarak ortaklardan en az birinin üstlenilmesi, söz konusu ortak bakımından ekonomik risk teşkil etmekte, ayrıca ortağa yönetimsel pozisyondan kaynaklanan hukuki ve cezai sorumluluk yüklemektedir.
  • Ortağın sermaye payının devri daha zordur.

Özetle; gelir dilimleri tablosunu göz önünde bulundurduğunuzda, yüksek tutarlı yıllık satışlar hedefliyorsanız, işinizi büyüterek sürdürmeyi planlıyor ancak sermaye ve bütçe anlamında anonim şirketin gerekliliklerini yerine getirmekte zorlanacağınızı düşünüyorsanız; ticaret hayatınıza limited şirket kurarak başlamak sizin için avantajlı bir tercih olur.

 

Anonim Şirket Nedir?

Sermayesi halka kapalı (kayıtlı sermaye) ise en az 100.000 TL ya da halka açık (esas sermaye) en az 50.000 TL olan ve en az 1 en çok sınırsız ortakla kurulabilen şirket türüdür.

 

Halka açık olmanın tanımı: Halka Arz; hisse senetlerini satışa çıkardığını ilan eden bir şirketin tüm yatırımcılara hissedar olma yolunu açması faaliyetidir. Halka arz işlemi, şirketlerin ve bu şirketlerin sahip oldukları varlıkların küçük paylara bölünerek satışa çıkarılmasıdır.

 Zorunlu organları

  • Genel Kurul
  • Yönetim Kurulu

 

Anonim Şirketlerin Avantajları Nelerdir?

  • Halka arz imkanı vardır.
  • Tahvil ve hisse senedi çıkarıp satma imkanı vardır.
  • İki yıldan beri elinde pay tutan bir kişi, hissesini sattığı takdirde Gelir Vergisi ödemek zorunda değildir.
  • Pay devir işlemleri kolaydır.
  • Ortakların şirket borçlarından sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle şirkete karşı sorumludurlar. Yani limited şirket gibi kaamu borçlarından tüm mal varlıkları ile sorumlulukları bulunmaz.
  • Sınırsız ortak olabilmektedir.
  • Ortaklar yönetim kurulunda bulunabilirler. Bunun yanında limited şirketteki gibi yönetim yetkisinin en az bir ortağa verilme zorunluluğu yoktur.

 

Anonim Şirketlerin Dezavantajları Nelerdir?

  • Sermayesi 250.000 TL’yi geçen anonim şirketlerin tamamında avukat bulundurulması zorunludur..
  • Tutulması gereken defter sayısı fazladır.
  • Genel kurul toplantısında bakanlık temsilcisi bulunmalıdır.
  • Asgari sermaye tutarı daha fazladır.
  • Muhasebe ve tescil & sicil işlemlerindeki maliyetlerin yine diğer şirket türlerine göre daha yüksek
  • Özetle; kurumsal yapı işiniz için önemliyse, gelecekte şirkete yatırımcı alma planlarınız varsa, hukuki yükümlülükler bakımından mümkün olduğunca sınırlı sorumluluk almak istiyorsanız; ticaret hayatınıza anonim şirket kurarak başlamak sizin için avantajlı bir tercih olur.

 

 

 

Hayvanlara zarar vermenin cezası – Hayvan Hakları Hukuku

Hayvanlar ile ilgili yasal düzenlemeler

Hayvan hakları hukuku günümüzde bulunan boşluklar sebebiyle değişmekte ve gelişmekte olan bir alandır. Her ne kadar hayvan haklarını güvence altına alan düzenlemeler ivme kazanıyor olsa da mevcuttaki yasal düzenlemeler hala oldukça insan merkezlidir.

Ceza Kanunu ve hayvanlarla ilgili bazı düzenlemeler

12 Ekim 2004 Tarihli 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun

‘Mala Zarar Verme’ başlıklı 151/2 maddesine göre: “Haklı bir neden olmaksızın sahipli hayvanı öldüren , işe yaramayacak hale getiren veya değerinin azalmasına neden olan kişi mağdurun şikayeti üzerine dört aydan üç yıla kadar hapis cezası veya adli para cezası ile cezalandırılır”

‘İnsan Üzerinde Deney’ başlıklı 90/2 maddesine göre deneyin rıza sebebiyle cezasızlık nedeni sayılabilmesi için koşullardan biri ‘’öncelikle insan dışı deney ortamında veya yeterli sayıda hayvan üzerinde yapılmış olmasıdır.’’

Madde 142/2-f’ ye göre büyük veya küçükbaş hayvanın kaçırılması suretiyle hırsızlık suçunun nitelikli halini oluşturacağı

Madde 177’ye göre Gözetimi altında bulunan hayvanı başkalarının hayatı veya sağlığı bakımından tehlikeli olabilecek şekilde serbest bırakan veya bunların kontrol altına alınmasında ihmal gösteren kişi, altı aya kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır şeklinde düzenlemeler içermektedir.

 

Özel hukukta hayvanlar ile ilgili düzenlemeler

6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 67. Maddesi : Bir hayvanın bakımını ve yönetimini sürekli veya geçici olarak üstlenen kişi, hayvanın verdiği zararı gidermekle yükümlüdür. Şeklinde düzenlenmiş olup bir hayvana sahip olanın yeteri özen ve sorumluluğu göstermesi aksi halde tazminle yükümlü olduğunu düzenlemiştir. Hayvan bulunduranın sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk halidir. Başka bir deyişle hayvan bulunduran kendisinde kusur olmasa dahi tazminle yükümlüdür. Ancak bu durumun  istisnaları da bulunmaktadır. Hayvan bulunduran sorumluluktan kurtuluş kanıtı getirebilir ya da zararın doğmaması için gereken tüm dikkat ve özeni gösterdiğini tedbirleri aldığını gösterebilir yahut illiyet bağının kesildiğini ispatlayabilir.

Yasaklı ırklar hakkında düzenlemeler

Her ne kadar şefkatli ve dost canlısı olabilecekken çeşitli işkencelerle yanlış ellerde silaha dönüşebilen tehlike arz eden ırk köpekler için özel yasal düzenlemeler yapılmıştır.

Yasaklı ırklar hakkında yapılan yasal düzenleme ile bu ırkların üretimi tamamen yasaklanmıştır. Üretmenin yanında sahiplendirilmesi, yurtdışından girişi, satışının yapılması ve reklamının yapılması, takas edilmesi, herhangi bir şekilde sergilenmesi ve hediye edilmesi de yasaklanmıştır. Tehlike arz eden ırktan bir köpeğin satışının yapılması halinde 2022 yılı tarifesine göre 14 bin 982 TL idari para cezası kesilmesi öngörülmüştür. Ayrıca bu köpekler ağızlıksız ve tasmasız gezdirilemeyecek ve çocuk parklarına sokulamayacaktır. Köpeklerini sokaklara terk edenlere ise 30 bin TL idari para cezası verilecektir.

Hangi köpekler yasaklı ırk / Tehlike arz eden ırktır?

Tehlike arz eden ırklar 6 adet olup bu ırklar aşağıdaki gibidir:

  • Amerikan Pitbull Terrier,
  • Dogo Argentino,
  • Fila Brasilerio,
  • Japanese Tosa,
  • American Staffordshire Terrier
  • American Bully
  • Ve bu ırkların melezleri

Yazımızın bu kısmına kadar hayvanları insanları ilgilendiren yönleri ile inceledik. Hayvanların hak süjesi olduğu konuya gelirsek 7332 sayılı Kanun ile insan merkezci anlayış kısmen terk edilmiş ve hayvanlara karşı yapılan hak ihlalleri ilk kez ceza kapsamına alınmıştır. Bu kanunla hayvan hakları konusunda birçok kazanım elde edilmiştir örneğin:

  • Hayvanların kullanıldığı kara ve su sirkleri ile yunus parklarının kurulması yasaklanmıştır. Mevcut işletmeler, hiçbir nedenle sayıda artırma, yeni şube açamaz ya da hayvan üretimi yapamaz.

Hayvanlara Zarar Verenlere Hapis Cezası !

Hayvan haklı ihlallerine karşı verilen adli cezalar 7332 sayılı Kanunun 28/A maddesinde düzenlenmiştir.

MADDE 28/A – (Ek:9/7/2021-7332/12 md.)

  • Nesli yok olma tehlikesi altında olan bir hayvanı öldüren kişi bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası; bir hayvan neslini yok eden kişi beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  • 12 nci madde kapsamındaki hayvan kesimleri ile 13 üncü maddenin birinci fıkrasında belirtilen hususlar dışında bir ev hayvanını veya evcil hayvanı kasten öldüren kişi altı aydan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
  • Hayvanlara cinsel saldırıda bulunan tecavüz eden kişi altı aydan üç yıla kadar hapis ve yüz günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır.
  • 14 üncü maddenin birinci fıkrasının (m) bendinde düzenlenen yasağa aykırı davranmak suretiyle bir ev hayvanına veya evcil hayvana işkence eden veya acımasız ve zalimce muamelede bulunan kişi altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ayrıca bu maddeye göre kedi köpek satmak ve terk etmek yasaklanmıştır.
  • 11 inci maddenin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi saklı kalmak üzere, hayvanları dövüştüren kişi üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
  • Maddede düzenlenen suçların birden fazla hayvana karşı aynı anda işlenmesi durumunda verilecek ceza yarı oranında artırılır.
  • Maddede düzenlenen suçların veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri veya hayvanlara bakmak yahut onları korumakla görevlendirilen kişiler tarafından işlenmesi durumunda verilecek ceza yarı oranında artırılır.
  • Sahibi tarafından işlenen suçlar da dahil olmak üzere bu maddede belirtilen suçların işlenmesi halinde soruşturma yapılması Tarım ve Orman Bakanlığının il veya ilçe müdürlükleri tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru muhakeme şartı niteliğindedir. Suçüstü halinde ise soruşturma genel hükümlere göre yapılır. İkinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarda belirtilen suçların başka bir kişi tarafından sahipli hayvana karşı işlenmesi halinde hayvan sahibinin şikayeti üzerine de soruşturma yapılır.
  • Maddede düzenlenen suçlara konu olan ve 24 üncü madde uyarınca el konulan kedi ve köpekler ile Bakanlıkça uygun görülen diğer hayvanlar koruma altına alınarak bakımevi bulunan en yakın belediye tarafından hayvan bakımevine götürülür.

Özetle hayvan hakları ihlallerine karşı cezalar şu şekildedir:

  • Nesli tehlikede olan hayvanı öldüren kişi 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası; bir hayvan neslini yok eden kişi 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası ile
  • Kedi ve köpek gibi ev hayvanını veya evcil hayvanı kasten öldüren kişi 6 aydan 4 yıla kadar hapis cezası ile
  • Hayvanlara tecavüz eden kişi 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve 100 günden az olmamak üzere adli para cezası ile
  • Kedi ve köpek gibi bir ev hayvanına veya evcil hayvana işkence eden ve zalimce muamelede bulunan kişi 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile
  • Hayvanları dövüştüren kişi 3 aydan 2 yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.

İnsanoğlu hükmedebildiği dezavantajlılara karşı zorbalık eğiliminde olsa da günümüz dünyasında bu durum yüzbinlerce yıllık insanlık tarihinin aksine olumlu anlamda değişmektedir. ABD’de çok yakın bir tarihe kadar Afro Amerikan bireylerin girebileceği kasabalar, tuvaletler hatta otobüste oturacakları yer bile ayrıydı. İsviçre’de ise fakir ailelerden alınan çocuklar 1974 yılına kadar köle olarak satışa çıkarılırdı. İşte hayvanların özgürleştiğini ve insan prangalarından kurtulduğunu görmek çok da uzak değil.

Hak Sahipliği ve Ayrıntıları

HAK SAHİPLİĞİ BAŞVURUSU, HAK SAHİBİ OLMA KOŞULLARI, HAK SAHİBİ OLAMAYANLAR

İlk önce belirtmek gerekir ki afetzede hak sahipliği , afet sebebiyle kendilerine bina yapılacak veya inşaat kredisi verilecek olan malik ve hissedarlarların durumunu bildiren bir haldir. Afetzedelere Toplu Konut İdaresi Başkanlığı – TOKİ tarafından  afetzede hak sahipliği tanımlanarak mağduriyetlerinin giderilmesi amaçlanmaktadır. Hak sahipleri Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkında Yönetmelik ile belirlenmektedir.

Kimler hak sahibi olabilir?

Aşağıda yer alan gruplar için hak sahipliği öngörülmektedir:

  • Konutları iş yerleri ve ahırları ağır hasarlı yıkık ve orta hasarlı mülk sahipleri,
  • Afet gerçekleştiğinde mülkiyeti ebeveynine ait hasarlı ikinci ve üçüncü konutta oturanlar,
  • Paylı mülkiyet veya elbirliğiyle mülkiyet sahibi olup konut ya da iş yeri hasara uğrayanlar,
  • Hak sahiplerine yapı yaptırılması üzere tespit edilip konutları istimlak edilenler

Hak sahipliği başvurusu nasıl yapılır?

Borçlandırma projesi ile ilgili başvurunun nasıl yapılacağı hasar tespit çalışmalarının bitirilmesinden itibaren valilikler, kaymakamlıklar, ve AFAD il kurumları ve AFAD websitesinden duyuru yapılacaktır. Hak sahipliği başvurusu AFAD tarafından toplanmaktadır. Hak sahipliği başvurusu başvuru portalı açıldığında E-Devlet sistemi üzerinden yapılmaktadır. Başvuruların açıldığı tarihten itibaren hak sahiplerine başvuru için 60 günlük süre verilecektir. Nihayetinde hak sahipleri sunulan şartları kabul etmeli ve bu süre içinde taahhütname tanzim etmelidir.

Kimler hak sahibi olamaz?

  • Verilen süre içerisinde talep taahhütname teslim etmeyen ve borçlandırma yapmayanlar
  • Kendisi ya da eşine ait aynı cins hasarı bulunmayan konut, iş yeri ve ahırları olanlar
  • Kiracılar
  • Yapısı hasar gören tüzel kişilikler
  • Mülkiyeti kendisine ait olmayan arazi üzerinde inşaat ruhsatı almadan yapı yapanlar
  • İmar durumu sakıncalı olarak ifade edilen bölgede ruhsatsız konut ve iş yeri yapan kimseler
  • ve bunlara ek olarak DASK – Doğal Afet Sigortaları Kurumu poliçesine sahip olmayanlar hak sahibi olamamaktadır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki afetzedelerin büyük kısmını oluşturduğu vakıf ve dernekler gibi hükmi şahıslar , DASK poliçesi yaptırmayanlar ve kiracılar her şeye rağmen hak sahibi olamamaktadır. Ancak yine de DASK poliçesi yaptırmayan depremzedelerin AFAD noktalarından hak sahipliği başvurusu yapması önerilmektedir.

Deprem Hukukuna ilişkin ilginizi çekebilecek diğer makalelerimizi okumak için tıklayın.

Deprem Nedeniyle Oluşan Zararlarda İdarenin Tazminat Sorumluluğu

Depremde Oluşan Zararlarda İdarenin Tazminat Sorumluluğu ve ihtilafların çözüm yolları

Kahramanmaraş merkezinde gerçekleşen ve 10 ilimizi derinden sarsan deprem sebebiyle birçoğumuz yakınlarımızı kaybetmenin üzüntüsünü duyduk. Bunun yanında sayısız insan ise yuvalarını ve işyerlerini kaybederek maddi manevi zararlara uğradı.

Her şeyden önce her ne kadar yitip giden canlarımızı geri getiremesek de can ve mal kaybı sebebiyle meydana gelen zararların idari yargı yoluyla tazmini mümkündür. Zira bu tür durumlarda idarenin hukuki sorumluluğu söz konusudur. Depremde Oluşan Zararlarda İdarenin Tazminat Sorumluluğu bulunmaktadır. Anayasa’nın 125. maddesinin 1. fıkrasında; idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise idarenin kendi eylem ve işlemlerden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.

İdarenin icra ettiği bir hizmetin gerçekleştirilmesinde meydana gelen aksaklıklar, gecikmeler, gereği gibi yapılmama ya da hiç yapılmama hallerinde ortaya çıkan kusur haline Hizmet Kusuru denmektedir.

Hizmet Kusurunun Görünüm Şekilleri
  • Hizmetin kötü işlemesi
  • Hizmetin geç işlemesi ve
  • Hizmetin hiç işlememesi halleridir
Danıştay 11. Dairesinin 2001/4552 Esas  30/04/2004 tarihli kararına göre

Olayda davacıların, depremde yakınları kaybetmeleri nedeniyle uğradıklarını ileri sürdükleri manevi zararı, davalı idarenin deprem sonrasında yapması gereken kurtarma faaliyetlerinin ve koordinasyon çalışmalarının yetersizliğine dayandırdıkları dolayısıyla manevi zarar, söz konusu hizmetlerin geç veya hiç işlememesi şeklinde oluşan fiil ve hareketlerle somutlaştırıldığından bu şekilde oluştuğu ileri sürülen zararın idari eylemlerden kaynaklandığı sonucuna ulaşılmaktadır.

Hizmet kusuru personelin eğitimsizliği, yetersizliği sebebiyle de oluşabilmektedir. Bu hallerde dahi kamu görevlilerine karşı direkt olarak özel hukuku ilgilendiren tazminat davası açılamaz. Yine de hizmet kusuru nedeniyle idari yargıda dava açılmalıdır. Aksi takdirde görevsizlik sorunu gündeme gelecektir.

Hizmet kusurunun meydana geldiği durumlarda hak sahipleri idari yargı yollarından olan  Tam Yargı Davası açabilir. Aslında kamu hukukundaki tam yargı davası bir bakıma özel hukuktaki tazminat davalarına karşılık gelmektedir.

Bu konuya ilişkin yüksek yargı yerlerinin kararları da lehte verilmektedir:

Danıştay 6. Dairesinin 2020 yılında verdiği bir kararda ;

Van Depremi’nde yıkılan bir otelde birçok kişinin aile fertleri vefat etmiştir. Bunun üzerine davacılar idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğradığını ileri sürdüğü zararlara karşılık olmak üzere toplamda 639.000 TL maddi, 550.000 TL manevi tazminatın 2011 yılından itibaren faiziyle birlikte tazmini istemiyle dava açmıştır. İlk derece mahkemesince tazminat isteminin kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiştir. Danıştay ilgili dairesi ise bu kararı onamıştır.

Danıştay 11. Dairesinin 2007 yılında verdiği bir kararda :

İstem sahibinin 17 Ağustos Depremi’nde iki dükkanı, bir evi yıkılmış ve eşyaları zayi olduğu için dava açmıştır. Bunun üzerine ilk derece mahkemesi ise depremin bir mücbir sebep olduğu ifadesiyle davacının davasını reddetmiştir. Daha sonra Temyiz incelemesi sonucu Danıştay ilgili dairesi davalı idarelerin hukuki sorumluluklarının ayrı ayrı belirlenmesi suretiyle bir karar verilmesi gerekirken zararın mücbir sebep olarak nitelendirilerek illiyet bağının ortadan kalktığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen kararı isabetsiz bularak hükmü bozmuştur.

 

Ayrıca deprem sebebiyle araç hasarları ile ilgili makalemizi okuyabilirsiniz: Deprem sebebiyle otomobillerde meydana gelen zararların tazmini

Ecrimisil Davası

ECRİMİSİL DAVASI – HAKSIZ İŞGAL TAZMİNATI DAVASI

Ecrimisil davası taşınır veya taşınmaz mallardan yararlanılmasına ilişkindir ve Miras Hukuku dalına ait yollarla çözümlenir. Kişilerin kamu veya hususi mallardan yararlanmalarının ne şekilde olacağı genel hukuk metinlerinde tanımlanmaktadır. Kişilerin amme mallarından yararlanmaları ya genel yararlanma gibi veya öncesinden izin almak üzere hususi yararlanma usulleri çerçevesinde olduğu bilinmektedir.

 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 01.11.2000 T. ve 2000/3-1341-1584 sayılı alakalı kararlarında görüleceği gibi, “ecrimisil, zilyet olmayan malikin, malik olmayan zilyetten isteyebileceği tazminat” başka bir  anlatımIa ile fuzuli şagil (işgalci) tarafınca işgal ya da tasarruf edilmesi sebebiyle, taşınmaz malikinin bir zarara uğrayıp uğramadığına ya da işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmadan taşınmazın işgalden önceki haliyle elde edilebilecek muhtemel gelir esas alınmak suretiyle taşınır ya da taşınmaz maliki tarafınca istenebilen edilen tazminat türü olarak tanımlanmaktadır

Fuzuli şagil kavramı idare hukukunda karşımıza kamu mallarını herhangi bir izin almadan veya arada sözleşmesel bir ilişki olmadan kullanan kişilere karşın kullanılmaktadır.

Özel hukukta ise ecrimisil ve fuzuli şagil kavramları tarafların aralarında bir akit, kontrat ve izin bulunmayan durumlarda karşımıza çıkmaktadır. Ecrimisil tazminatı kısaca kötü niyetli zilyedin ödeyeceği bedel anlamına gelmektedir.

Ecrimisil talebinde bulunmak için ilk olarak kötü niyetli zilyedin mevcudiyeti ve dava edilen zilyedin haksız durumda olması gerekmektedir.

Bir taşınmazı hakkı olmadan elinde bulunduran ve onu kullanan kimse geri vermekle mükellef olduğu şeyi haksız olarak alıkoymuş, kullanmış olması yüzünden gerçek hak sahibine verdiği zararları, haksız kullanım nihayetinde elde ettiği ya da hak sahibinin elde etmeyi ihmal etmiş olduğu  yararları ve semereleri hak sahibine tazminat ödemekle yükümlüdür. Ancak kötü niyetli zilyedin iade etmekle mükellef olduğu şeye gerçek sahibi için de mecbur olan harcamalar yapmışsa, bunları gerçek hak sahibinden isteyebileceği bilinmektedir. Ayrıca fuzuli şagil kusuruyla verdiği zararlardan sorumlu olur.

Ecrimisil Davası – Haksız İşgal Tazminatı Davası Şartları

DAVA ŞARTLARI

  1. GENEL DAVA ŞARTLARI AŞAĞIDAKİ GİBİDİR:
  • Türk mahkemelerinin yargı hakkının bulunması.
  • Yargı yolunun caiz olması.
  • Mahkemenin görevli olması.
  • Yetkinin kesin olduğu hâllerde, mahkemenin yetkili bulunması.
  • Tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları; kanuni temsilin söz konusu olduğu hâllerde, temsilcinin gerekli niteliğe sahip bulunması.
  • Dava takip yetkisine sahip olunması.
  • Vekil aracılığıyla takip edilen davalarda, vekilin davaya vekâlet ehliyetine sahip olması ve usulüne uygun düzenlenmiş bir vekâletnamesinin bulunması.
  • Davacının yatırması gereken gider avansının yatırılmış olması.
  • Teminat gösterilmesine ilişkin kararın gereğinin yerine getirilmesi.
  • Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması.
  •  Aynı davanın, daha önceden açılmış ve hâlen görülmekte olmaması.
  •  Aynı davanın, daha önceden kesin hükme bağlanmamış olması.
  • Diğer kanunlarda yer alan dava şartlarına ilişkin hükümler saklıdır.

(HMK. md.114).

  1. DAVA ŞARTLARININ İNCELENMESİ
  • Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. Taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler.
  • Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddi gerekmektedir.
  • Dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez (HMK. md.115).

Mahkeme, öncelikle dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üze rinden karar verir; gerektiği takdirde kararını vermeden önce, bu konuda tarafları ön inceleme duruşmasında dinleyebilir (HMK. md.138).

TAHKİKAT

TAHKİKATIN KONUSU

 Tarafların davada ileri sürdükleri bütün iddia ve savunmalar birlikte incelenir.

Hâkim, muhakemeyi basitleştirmek veya kısaltmak için resen veya taraflardan birinin talebi üzerine tahkikatın her aşamasında iddia veya savunmalardan birinin veya bir kısmının diğerinden önce incelenmesine karar verebilir (HMK. md.143).

TARAFLARIN DİNLENİLMESİ

 Tahkikat aşamasında mahkeme, her iki tarafı usulüne uygun olarak davet edip, davada ileri sürülen vakıalar hakkında dinleyebilir.

Mahkemenin, dinlenilmek üzere mahkemeye gelmeleri için iki tarafa vereceği süre iki haftadan az olamaz. Bu süre, gerektiğinde, mahkemece resen veya iki taraftan birinin talebi üzerine uzatılabileceği gibi kısaltılabilir (HMK. md.144).

SONRADAN DELİL GÖSTERİLMESİ

Taraflar, Kanunda belirtilen süreden sonra delil gösteremezler. Ancak bir delilin sonradan ileri sürülmesi yargılamayı geciktirme amacı taşımıyorsa veya süresinde ileri sürülememesi ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmıyorsa, mahkeme o delilin sonradan gösterilmesine izin verebilir. (HMK. md.145).

İNTİFADAN MEN ŞARTI

İntifa kelime olarak basitçe kullanma ve yararlanma anlamına gelmektedir. İntifadan men ise kullanıma itiraz ya da rıza göstermeme kavramlarına denklik göstermektedir. Haksız işgal tazminatı davalarında kötü niyetli işgal edenin bulunması koşulu arandığı için malik tarafından rıza gösterilmediğinin ispatlanması gerekmektedir. İntifadan men koşulu dava şartı niteliğinde olup, yerine getirilip getirilmediği mahkemece re’sen araştırılır. İntifadan men, yemin dahil her türlü delil ile ispatlanabilir. Bu sebeple, intifadan men şartının ecrimisil-haksız işgal davasında önemli bir yeri vardır. ayrıntıları için intifadan men makalemize bakınız.    

PAYLI MÜLKİYET VE ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİ DURUMUNDA ECRİMİSİL

Türk Medeni Kanunun 688. Maddesine göre ‘’Paylı mülkiyette birden çok kimse, maddî olarak bölünmüş olmayan bir şeyin tamamına belli paylarla maliktir. ‘’

Hissedarlardan her biri kendi hissesi hakkında malik hak ve mükellefiyetlerini haiz olup, hissesini temlik edebilir.

TMK. md. 693’e göre. “Paydaşlardan her biri, diğerlerinin haklan ile bağdaştığı ölçüde paylı maldan yararlanabilir ve onu kullanabilir.’’

Uyuşmazlık halinde yararlanma ve kullanma şeklini hakim belirler. Bu belirleme, paylı malın kullanılmasının zaman veya yer itibarıyla paydaşlar arasında bölünmesi biçiminde de olabilir.

Bilindiği üzere; Paylı mülkiyette taşınmazdan yararlanamayan paydaş, öteki paydaş veya paydaşlardan payına vaki el atmanın önlenilmesini her zaman isteyebilir. Hatta iştirak halinde mülkiyette dahi paydaşlardan

biri öteki paydaşların olurlarını almadan veya miras şirketine temsilci atanmadan tek başına ortak taşınmazdan yararlanmasına engel olan paydaş aleyhine el atmanın önlenilmesi davası açabilmektedir.

Paydaş ve ortakların birbirlerine yönelik ecrimisil taleplerinde “intifadan men” şartı aranmaktadır . Buna göre intifadan men; bir paydaş ya da ortağın hakkından fazlasını işgal eden diğer paydaşın ya da ortağın, fazladan işgal ettiği yerin kullanımına itiraz etmesi, söz konusu kullanımı engellemesi anlamına gelmektedir. Bu itiraz kural olarak resmi şekil şartına bağlı olmayıp ispat kolaylığı açısından noter kanalıyla çekilen ihtarname oldukça kayda değerdir.

Ancak önemle belirtmek gerekir ki yerleşik yargı kararlarına göre bir paydaş az yer kullandığını ya da payından daha az gelir elde ettiğini ileri sürerek el atmanın önlenmesi ve ecrimisil davası açamaz. Bu durumda paydaş taksim ya da izaleyi şüyuu yoluyla ortaklığı gidermelidir.

Öte yandan, yurdumuzda sosyal ekonomik nedenlerle kırsal kesimlerden kentlere aşırı akım, nüfus çoğalması, büyük mesken ve işyeri ihtiyacı nedeniyle hızlı yapılaşma karşısında görevli mercilerin aciz kalmaları veya çeşitli nedenlerle göz yummaları sonucu, izinsiz, ruhsatsız, resmi kayıtlara bağlanmayan büyük yerleşim alanları oluştuğu, bu arada paylı taşınmazların tapuda resmi ifrazları yapılmadan paydaşlar arasında haricen veya fiilen taksim edilip üzerlerine büyük mahalleler hatta beldeler yapıldığı bir gerçektir. Bilindiği üzere Medeni Kanunun 634. Maddesi hilafına tapulu taşınmazlarda harici veya fiili taksim ile payların mülkiyeti ana taşınmazdan ayrılamaz. Ne var ki, taşınmazın kullanma biçimi tüm paydaşlar arasında varılan bir anlaşma ile belirlenmiş yada fiili bir kullanma biçimi oluşmuş, uzun süre paydaşlar bu durumu benimsemişlerse kayıtta paylı, eylemsel olarak (fiilen) bağımsız bu oluşumun tapuda yapılacak resmi taksime veya şuyuun satış suretiyle giderilmesine yahut o yerde bir imar uygulaması yapılmasına kadar korunması, ” ahde vefa” kuralının yanında M.K.nun 2. maddesinde düzenlenen iyi niyet kuralının da bir gereğidir. Aksi halde, birçok kişi zarar görecek toplum düzeni ve barışı bozulacaktır.

Fiili kullanma biçimi aynı taşınmaz için tüm paydaşları bağlar şekilde ortaya çıkmış ise hukuki himaye görür (HGK.05.06.2002,2002/1-439-478).

Ecrimisil davasında yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer görevli mahkeme ise asliye hukuk mahkemesi olarak bilinmektedir.

Ecrimisil davası oldukça önem arz eden ve hukuk davası olması sebebiyle birçok medeni usul kuralına riayet edilmesini gerektiren bir dava çeşidi olması sebebiyle mutlaka alanında uzman bir avukatla süreç yönetimi gerektirmektedir.

Depremde yıkılan evlerin müteahhitleri hakkında cezai süreç

Almanya ile Türkiye nüfusu neredeyse aynı iken 2020 yılında çalışmalar sonucu kimi kaynakların aktardığına göre ülkemizde 450 bin müteahhit bulunmakta Almanya’da ise bu sayı 3550 civarında olduğu belirtilmiştir. Bu durum da müteahhitlerin yetkinliği hakkında akıllara şüphe düşürmektedir. Kahramanmaraş’ın deprem bölgesi olduğu ve yıkıcı sonuçlar ortaya çıkacağı yalnız inşaat sektörü tarafından değil herkesçe bilinmektedir. Hal böyleyken yapı inşa eden müteahhitlerin deprem riskini göz önüne alarak yapım sürecini işletmesi ve özen göstermesi hukuki bir zorunluluktur.

Ancak maalesef depremde birçok eski binanın dahi hala ayaktayken çok kısa süre önce yapılmış lüks konutların yerle bir olabileceğini görülmüştür. Bu durumla ortada açıkça ihmallerin bulunduğu çok net bir şekilde anlaşılmıştır.

Deprem sebebiyle müteahhitleri savcılığa şikayet etme

İhmalde bulunanlar hakkında cezai sorumluluk gündeme gelmektedir. Yakınları vefat eden kimseler ihbar eden sıfatı ile suçun ortaya çıktığı yerin Cumhuriyet Başsavcılığına bir dilekçe ile başvurabilir. Bu işlemlerin ivedilikle gerçekleştirilmesi oldukça mühimdir zira yapıda delil tespitlerinin yetkili makamlarca yaptırılması ceza davasının ilerleyen süreci için sanıkların  delil yetersizliğinden cezalandırılmamaları olasılığını minimize etmektedir. Ceza aşamasında yıkımın gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkan ölüm ve yaralanmalar için gerçek içtima kurallarının uygulanması yani her bir suçtan cezaların tek tek toplanması öngörülmektedir. Sorumluların karşı karşıya kalacakları cezai yük fazla olacağı için kaçma ihtimalleri oldukça yüksek olduğundan yurt dışına çıkma yasağına ilişkin adli kontrol tedbirleri hakkında talepte bulunulması da gerekmektedir. Sorumlular öldürme suçundan yargılanacak ancak bu eylemin ‘olası kast’ ya da ‘taksir’ suretiyle işlendiği hakkında muhtelif Yargıtay kararları bulunması hasebi ile sonuç net bir şekilde öngörülememektedir.

Deprem sebebiyle yaralanan vatandaşların ise şikayet eden sıfatı ile sağlık raporlarını da sunarak  suçun meydana geldiği Cumhuriyet Başsavcılıklarına şikayet dilekçesi vererek sorumlu kimselerin Türk Ceza Kanununda düzenlenen Yaralama Suçundan ceza almaları için başvuruda bulunabilirler.

Buna ek olarak malen zarar görmüş kişiler de aynı şekilde Cumhuriyet Başsavcılıklarına şikayette bulunabilmektedir.

Soruşturmada müteahhitler ile birlikte teknik uygulamada bulunanların, belediyenin ilgili birimlerdeki personellerinin encümenin ve yapı denetim görevlilerinin  müteselsilen sorumlu olabileceği ve ceza alabilecekleri yargı kararları ile sabittir.

Bu süreçleri vatandaşlar kendileri başlatabileceği gibi vekil aracılığı ile de başlatabilirler. Üstelik delil tespiti gibi konularda 4539 Sayılı Kanun gereği noterde tanzim edilen vekaletnameye de gerek yoktur. Alınacak bir yetki belgesi ile avukatınız sizin yerinize yapılması gereken tüm işlemleri usul ve esasa uygun şekilde takip edecektir.

Ayrıca depremde hasar gören araç sahipleri şu makalemizi okuyabilir: Deprem sebebiyle otomobillerde meydana gelen zararların tazmini

Deprem sebebiyle otomobillerde meydana gelen zararların tazmini

Deprem sebebiyle birçok acı kaybımızın yanında malen zararlar da meydana gelmiştir ve bu zararların içinde hasar gören birçok araç da bulunmakta ve ortaya deprem sebebiyle otomobillerde meydana gelen zararların tazmini sorunu gündeme gelmektedir. Sigorta istatistiklerine göre deprem bölgesindeki araçların kaskolanma oranı %15’tir. İşte bu yüzden araçları hasar gören vatandaşlar zararlarını gidermek için çıkar yol aramaktadır.

Baştan söylemek gerekir ki bu zararların tazmini bazı hallerde mümkün olabilmektedir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 69. Maddesinde ‘Yapı Malikinin Sorumluluğu’ müessesesi düzenlenmektedir. Her ne kadar hukuk sistemimizde kusur sorumluluğu benimsenmiş olsa da bir bakıma istisnai bir müessese olan yapı malikinin sorumluluğu bir kusursuz sorumluluk halidir. Başka bir deyişle sorumlu olanlar hiçbir kusuru olmasa bile zarar görenin zararını tazmin etmekle yükümlüdür.

Yapı malikinin sorumluluğu hem yapımdaki eksikliği hem de bakımdaki noksanlık halleri için söz konusu olmaktadır. Bu hukuki kurumda kusur zorunlu olmasa bile zararın ortaya çıkmış olması zaruridir. Bu zararın ispat yükü ise zarar görendedir.

Yapı malikinin sorumluluğu ve tazmin yükünde en önemli husus ise öngörülemez bir mücbir sebep halinin bulunmasında yapı malikinin sorumluluğunun ortadan kalkmasıdır. Bu sebeple 6 Şubat Depremi’nin mücbir sebep olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği oldukça büyük bir önem arz etmektedir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin vermiş olduğu bir karara göre doğal afetlere açık olan arazide zemin etüdü yapılmaksızın dere yatağına inşaat yapılması halinde yapı malikinin 3. Kişilerin uğramış olduğu zararı tazmin etmesi gerektiği yönünde karar verilmiştir.

Bu sorumluluk halinde zamanaşımı süresi zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrenmesinden itibaren 2 yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren 10 yıldır.

Hizmet Tespit Davası

Hizmet Tespit Davası, sosyal güvenlik kurumuna hizmet süreleri eksik bildirilen , sürekli çalışmaya karşın giriş çıkış yaptırılan, SGK girişleri geç yaptırılan veya sigortasız çalıştırılan işçilerin hizmetlerinin tespitini sağlayan ve işçilerin işverene karşı açabildiği bir davadır.

Ülkemizdeki sosyal güvenlik sisteminde sigortalı olma zorunluluğu bulunmaktadır. Çalışanın işe başlama anından itibaren işverenlere bu yönde yükümlülük belirlenmiş ve çalışan ise bu haklara kendiliğinden sahip olmalıdır.  Zira sosyal güvenlik Anayasal güvence ile koruma altına alınmış önemli bir haktır.

Her ne kadar Anayasa ve başka yasal düzenlemelerle bu hak zorunlu hale gelse de bazen işverenler bu sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınabilir. Bu durumda sosyal güvenlik hakkına sahip olması gereken bireyin vermiş olduğu hizmetin tespit edilmesi gerekir. Hizmet tespiti birkaç yöntemle yapılabilir. Hizmet tespitinin yapıldığı en önemli yöntem ise Hizmet Tespit Davasıdır

Hukuki menfaatini ispatlayan tarafın açabildiği tespit niteliğindeki davalar bir yükümlülük talebi içermez ancak yükümlülüğe neden olabilen bir durumun tespitini sağlar. Tespit davası sonucunda verilen karar kesin hüküm niteliğini aldığında hak ileri sürülebilir hale gelmiştir.

Hizmet tespit davası çalışanların SGK tarafından tespit edilememesi hallerinde veya eksik bildirilmiş hizmetlerin tescil edilmediğinin sonradan öğrenildiğinde tespiti amacıyla açılan davadır. Hizmet tespit davası, SGK’ ya verilip de tescillenen işe giriş bildirgelerindeki yanlış yazılan kimlik kayıtlarının ve sigorta sicil no’larının düzeltilmesi, sigortalının kendisine ait olması gerekirken, başkası adına geçirilen, aktarılan veyahut bildirilmiş olan çalışma sürelerinin sahibine kazandırılması hizmet süresinin başlangıcının tespiti gibi birçok konuyu ele almaktadır.

5510 sayılı Kanun’un 86. maddesinin dokuzuncu fikrasına göre;

– Aylık prim ve hizmet belgesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar,

Çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde,

– İş mahkemesine başvurarak,

– Alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse,

– Bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır.

5510 sayılı Kanun‘un 92. Maddesine göre  sigorta hak ve yükümlülüklerini ortadan kaldırmak, azaltmak, vazgeçmek veya başkasına devretmek için sözleşmelere konulan hükümler geçersizdir.

Hizmet tespit davasında işveren ve işçi arasındaki ilişki hizmet sözleşmesinden kaynaklanmalıdır. Eser ve vekalet sözleşmeleri bu kapsamın dışındadır.

Hizmet Tespit Davasında zamanaşımı / hak düşürücü süre

Hizmet Tespit Davasında zamanaşımı değil 5 yıllık hak düşürücü süre öngörülmüş olsa da bu durumun yargı yerlerinin görüşleri ışığında bazı istisnaları bulunmaktadır. Bu istisnalar:

  • Müfettiş durum tespit tutanağı ya da tahkikat raporlarıyla çalışma tespiti,
  • Asgari işçilik incelemesi neticesinde işverenden sigortalının primleri Kurumca icra yoluyla tahsili,
  • İşveren imzalı ücret tediye bordrosunda sigortalıdan sigorta primi kestiğini açıkça gösterdiği halde sigorta primini Kuruma yatırmaması,
  • İşe giriş bildirgesi Kuruma süresinde verilmiş; fakat bordrosu ve primi SGK’ya verilmemişse,
  • İşçilik hakları tazminatlarına (ihbar, kıdem tazminatı, ücret alacağı gibi ) ilişkin aynı döneme ait kesin hüküm niteliğini taşıyan ilam niteliğinde belgelerin varsa

Söz konusu hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir. Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi ya da çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez.

Ölen Kişinin Hizmet Tespitinde Zamanaşımı

Henüz hayattayken hak düşürücü süreyi kaçırmamış olan hizmet tespiti yapılması gereken miras bırakanın, hak sahiplerinin hizmet tespit davasına dair hak düşürücü süresi ise miras bırakanın ölüm tarihinden itibaren başlamaktadır.

Hizmet Tespiti Nasıl Kanıtlanır Deliller Nelerdir?

Bu davalarda gösterilen deliller genelde tanık beyanına dayanmaktadır. Ancak her türlü yazılı ve yazılı olmayan delil ile de iddia sahibi talebini destekleyen kanıtları mahkemeye sunulabiliyor. Davacının gösterdiği tanıkların tespitini istemiş olduğu dönemde aynı işyerinde bulunan ve SGK’ya bildirimi yapılan sigortalıların olması oldukça önemlidir. Bunun yanında işverenin banka üzerinden işçiye maaş ödemesi yapması durumunda banka dekontlarının da hizmetin tespiti açısından işveren ve işçinin arasında hizmet ilişkisinin bulunduğuna güçlü bir karine oluşturacaktır.

Exit mobile version